YÜZDE %51’LE SATILAN SADECE EV DEĞİL, ADALET
Türkiye’de icra sistemi artık sadece bir hukuk mekanizması değil; sosyal sonuçları olan, hayatları doğrudan etkileyen bir yapıya dönüşmüş durumda. Özellikle dar gelirli vatandaşlar açısından bu süreç, bir borcun tahsilinden öte, yaşam mücadelesinin kırılma noktası haline geliyor.
Bankalara olan borçların düşük bedellerle varlık yönetim şirketlerine devredilmesiyle başlayan süreç, çoğu zaman vatandaşın aleyhine işliyor. Borç, %25-30 seviyelerinde el değiştirirken, tahsilat sürecinde aynı hassasiyet gösterilmiyor. Yeni muhatap, daha agresif bir tahsilat anlayışıyla hareket ediyor. Sonrasında ise bildik tablo: icra, haciz ve satış.
Ama asıl sorun burada başlıyor.
Bir taşınmaz, çoğu zaman gerçek değerinin altında, rekabetsiz bir ihalede satılıyor. Tek katılımcı, %50+1 teklif veriyor ve bir ailenin evi el değiştiriyor. Yasal olarak sorun yok. Ancak vicdani olarak derin bir boşluk var.
Daha da çarpıcı olan ise bu tabloya karşı sergilenen sessizlik.
Başta siyasiler olmak üzere, ilgili bakanlıklar ve karar verici mekanizmalar bu sistemin doğurduğu sonuçları görmüyor mu? Yoksa görüp de müdahale etmemeyi mi tercih ediyor?
Çünkü bu artık bireysel değil, toplumsal bir meseledir.
Bir yanda borçları düşük bedellerle devralan ve tahsilattan yüksek kazanç elde eden yapılar…
Diğer yanda tek evi elinden alınan, ailesiyle birlikte belirsizliğe sürüklenen vatandaşlar…
Bu tablo, “hukuka uygun” olabilir. Ama “adalete uygun” mudur?
Anayasa, devlete açık bir görev yükler:
Sosyal devlet ilkesi gereği, vatandaşın temel haklarını korumak.
Barınma hakkı, bu temel hakların başında gelir.
Ancak bugün gelinen noktada, bu hak fiilen zedelenmektedir.
Eğer bir sistem;
Birini zengin ederken diğerini yoksullaştırıyorsa,
Birini güçlendirirken diğerini evsiz bırakıyorsa,
Orada yeniden düşünülmesi gereken ciddi bir dengesizlik var demektir.
Çözüm zor değil, yeter ki irade olsun.
İcra ihalelerinde gerçek rekabet sağlanmalı,
Tek konutlara yönelik daha güçlü yasal korumalar getirilmeli,
Borç devri süreçleri daha şeffaf ve denetlenebilir hale gelmeli,
Ve en önemlisi, vatandaşın barınma hakkı “kağıt üzerinde” değil, fiilen korunmalıdır.
Bugün susanlar, yarın bu düzenin sonuçlarıyla daha ağır şekilde yüzleşmek zorunda kalabilir.
Çünkü adalet, sadece mahkeme salonlarında değil;
Sokakta, evde, hayatın içinde hissedilmelidir.
Ve unutulmamalıdır:
Sessizlik de bir tercihtir.
Ve bazen en ağır sonuçları doğuran da o sessizliktir.