Devletin sosyal güvenlik sisteminde aynı durumda olan vatandaşlara farklı muamele yapılması, yıllardır toplumda tartışılan en ağır adalet meselelerinden biridir. Özellikle dul ve yetim aylığında ortaya çıkan uygulama farkı, “eşit vatandaşlık” ilkesinin ne kadar tartışmalı hale geldiğini gösteriyor. Bir baba yıllarca memur olarak çalışıp Sosyal Güvenlik Kurumu bünyesinde Emekli Sandığı’na tabi olmuşsa, vefatından sonra kız çocuğu sigortalı çalışsa dahi belirli şartlarla yetim aylığı alabiliyor. Ancak aynı ülkede yıllarca işçi olarak çalışan bir babanın kızı sigortalı işe girerse, çoğu durumda yetim aylığı kesiliyor. İşte tam da bu noktada vatandaşın sorduğu soru ağırdır: “Bu ülkede memurun evladı başka, işçinin evladı başka vatandaş mı?”
Bu mesele yalnızca ekonomik değil; doğrudan anayasal eşitlik tartışmasıdır.
Türkiye’de sosyal güvenlik sistemi yıllar boyunca üç ayrı yapı üzerinden yürüdü: SSK, Bağ-Kur ve Emekli Sandığı. Daha sonra bu kurumlar tek çatı altında toplansa da geçmişten gelen hak farklılıkları büyük ölçüde devam etti. Özellikle Emekli Sandığı iştirakçisi olan kamu görevlilerinin kız çocuklarına tanınan bazı hakların, SSK’lı vatandaşların çocuklarına aynı şekilde tanınmaması toplum vicdanında derin bir yara oluşturdu.
Bir memurun kızı özel sektörde çalışsa bile bazı durumlarda babasından dolayı yetim aylığı almaya devam edebilirken, fabrikada çalışan, inşaatta ömrünü tüketen, yıllarca prim ödeyen bir işçinin kızının sigortalı işe başlaması halinde aylığın kesilmesi, “sosyal devlet” anlayışının sorgulanmasına neden oluyor.
Oysa Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından kabul edilen ve yürürlükte olan Türkiye Cumhuriyeti Anayasası açık konuşur. Anayasa’nın 10. maddesi der ki:
“Kanun önünde herkes eşittir.”
Peki aynı ülkede yaşayan, aynı devlete vergi veren, aynı bayrak altında yaşayan vatandaşlar arasında sosyal güvenlik bakımından neden böylesine keskin ayrımlar vardır?
Devlet memurunun kızı çalışırken maaş alabiliyor da işçinin kızı neden alamıyor?
Bu sorunun hukuki cevabı teknik mevzuat farklılıklarıyla açıklanabilir. Ancak vicdani cevabı toplumun büyük kısmını tatmin etmiyor. Çünkü mesele yalnızca kanun maddesi değildir; mesele adalet duygusudur.
Bugün Türkiye’de milyonlarca işçi ailesi, yıllarca düşük ücretle çalışıp prim ödeyen anne ve babalarının ardından çocuklarının sosyal güvenlik sisteminde yeterince korunmadığını düşünüyor. Özellikle ekonomik krizin ağırlaştığı, genç kadın işsizliğinin arttığı bir dönemde, “çalışırsan maaşın kesilir” mantığı sosyal devlet anlayışıyla da çelişen bir görüntü oluşturuyor.
Daha ağır olan ise şu çelişkidir:
Devlet bir yandan kadınların çalışma hayatına katılmasını teşvik ediyor, diğer yandan bazı sosyal güvenlik uygulamalarında çalışmayı adeta cezalandıran sonuçlar doğuyor. Sigortalı işe giren bir kız çocuğunun yetim aylığının kesilmesi, birçok aile için “çalışma ile sosyal güvence arasında tercih yapma” baskısı yaratıyor.
Elbette sosyal güvenlik sistemlerinin aktüeryal dengeleri vardır. Devlet bütçesi, prim sistemi ve sürdürülebilirlik önemlidir. Ancak hukuk devleti yalnızca mali dengeyle ayakta kalmaz. Toplumun adalet duygusu da korunmalıdır.
Çünkü vatandaşın devlete güveni, bazen bir mahkeme kararından değil, aynı durumda olan insanlara eşit davranılıp davranılmadığından doğar.
Bugün sokaktaki vatandaşın zihnini kurcalayan soru nettir:
“Aynı ülkede yaşayan iki kız çocuğundan biri babası memur olduğu için hak sahibi sayılıyor da, diğeri babası işçi olduğu için neden aynı haktan mahrum bırakılıyor?”
Bu soru sadece ekonomik değil, sosyal sınıf meselesidir. Bu soru sadece maaş meselesi değil, eşit vatandaşlık meselesidir. Ve bu soru cevaplanmadan “adalet” kavramı toplum vicdanında eksik kalmaya devam edecektir