ANAYASA MI, GÜÇLÜ OLAN MI?
Bir insanın yaşadığı tek evi, piyasa değerinin çok altında satılıp üç ailenin hayatı altüst oluyorsa; vatandaşın aklına şu soru geliyor: Hukuk gerçekten herkesi eşit mi koruyor, yoksa güçlü olanı mı?
Bir insanın yaşadığı tek evin, borç gerekçesiyle icra yoluyla satılması sadece hukuki bir işlem midir; yoksa vicdani yönü de olan toplumsal bir yara mıdır?
Bugün ülkemizde binlerce insan, yıllarca alın teriyle sahip olduğu evini kaybetme korkusuyla yaşamaktadır. Daha da ağır olan ise; vatandaşın tek yaşam alanı olan evin, çoğu zaman gerçek piyasa değerinin çok altında el değiştirmesi ve bunun “yasal prosedür” adı altında normalleştirilmesidir.
Anayasa’nın 17. maddesi herkesin yaşama ve manevi varlığını koruma hakkını güvence altına alırken, 35. madde mülkiyet hakkını açıkça korumaktadır. Ancak uygulamada yaşanan bazı örnekler, vatandaşın kendisini bu anayasal korumanın dışında hissetmesine neden olmaktadır.
Bir ev sadece beton değildir.
Bir ev; bir annenin mutfağı, bir çocuğun odası, bir ailenin yıllarca kurduğu hayattır.
İcra dosyalarında rakam olarak görülen taşınmazların arkasında çoğu zaman parçalanan hayatlar vardır. Hele ki söz konusu olan vatandaşın tek ikamet ettiği ev ise, mesele yalnızca “borcun tahsili” olmaktan çıkar; sosyal devlet anlayışının da sınandığı bir noktaya dönüşür.
Bugün toplumun önemli bir kesimi şu soruyu sormaktadır:
“Borçlu olan insan cezalandırılıyor mu, yoksa tamamen hayattan mı siliniyor?”
Çünkü bazı satışlarda ortaya çıkan tablo, vatandaşın gözünde ciddi soru işaretleri oluşturmaktadır. Düşük bedelli satışlar, yıllarca emek verilmiş taşınmazların kısa sürede el değiştirmesi ve insanların bir anda sokakta kalması; hukuk ile vicdan arasındaki mesafenin açıldığını düşündürmektedir.
Elbette borç hukukunun işlemesi gerekir. Hiç kimse “borç ödenmesin” demiyor. Ancak hukuk devleti sadece alacaklıyı koruyan değil, güçsüz olanı da ezdirmeyen sistemdir. Sosyal devlet ilkesi tam da bunun için vardır.
Bugün gelinen noktada vatandaşın önemli bir kısmı, “adalet” kelimesinin yalnızca mahkeme salonlarında yazılı kaldığını düşünmektedir. Çünkü ekonomik gücü olmayan insanların çoğu zaman uzun hukuki mücadele verecek imkânı da bulunmamaktadır.
Daha acı olan ise şudur:
Bir ev satılınca sadece bir kişi mağdur olmuyor. Aynı çatı altında yaşayan çocuklar, yaşlı anne-babalar ve aile bireyleri de o kararın yükünü taşıyor.
Üç aileyi bir satış dosyasına sığdırmak mümkün olabilir; ama o insanların yaşadığı travmayı hiçbir resmi evrak anlatamaz.
Hukuk, yalnızca kanun maddelerinden ibaret değildir. Vicdanı olmayan bir düzen, toplumun adalete olan güvenini de yavaş yavaş tüketir.
Bugün ihtiyaç duyulan şey; sadece tahsilât odaklı değil, insan onurunu ve barınma hakkını önceleyen bir yaklaşımın güçlenmesidir.
Çünkü devletin görevi yalnızca güçlü olanı korumak değil, düşeni de ayağa kaldırmaktır